21 Mayıs 2009 Perşembe

ISC Championship

Yazılarımın sayısı azalmaya başladı, tek mantıklı bir açıklaması var aslında bu durumun, üşengeçlik. Sürekli ertelemeler ve temeli sağlam olmayan bahaneler de cabası. Projelerin teslim tarihleri gözümde büyümeye başlamışken kafayı biraz olsun boşaltmak için blogumun başına geçtim ve yazmaya başladım.



Geçtiğimiz pazar günü, bahar döneminin spor karşılaşmaları, orijinal adıyla ISC Championship yapıldı. Bende de nasıl bir kendine güven varmış ki hem basketbola hem de plaj voleyboluna katıldım hatta zaman yetseydi voleybola da katılacaktım, nasıl olacaktı bilmiyorum ama yapacaktım. Benim gibi bu garipliği denemek isteyen 2 İspanyol arkadaşım vardı ancak sakatlık yüzünden çekilmek zorunda kaldılar.



İlk önce basketbol turnuvasından bahsedeyim, 4 takımla lig usülü şeklinde düzenlenen bu turnuvaya 5 İspanyolla oluşturduğumuz takımımız damgasını vurdu. Turnuvaya kayıt esnasında ne ad koyacağımızı bilmiyorduk kendimize, arkadaşım Enric'in Dream Team'in Türkçe'si nedir diye bana sormasında yola çıkarak "Rüya Takım" ismini kullanmaya karar verdik. Her ne kadar burada biraz alçakgönüllü olmak gerekse de, Erasmus ahalisinden çıkabilecek en iyi takım bizdik ancak bu turnuvada Erasmus programı dışında bulunan bir Amerikan takımı vardı. Amerikan takımı disiplinli ve kaliteli oynasada her zaman yaptıkları hatayı tekrar yapma gafletinde bulundular, rakibi küçümsemek. 11-0 lık seriyle başlayıp, farkı son ana kadar koruyarak ilk maçımızdan alnımızın akıyla çıkmış bulunduk. Kalan 2 maçı da rahatlıkla alıp kupaya uzandık.


Avrupa'da Fenerbahçe'den daha fazla kupa kazandım (1), mutluyum gururluyum.


Yunan arkadaşımla oluşturduğum "Aegean" takımı, benim tüm yorgunluğuma rağmen yarı finale kadar çıkmanın haklı gururunu yaşadı. Özellikle çeyrek final müsabakası şimdiye kadar yaptığım en güzel maçlardan biriydi. İlk seti kaybetmemize rağmen ikinci sette 4 maç puanı şansını çevirip geri dönmemiz ve son sette olaya noktayı koymamız bizim için müthiş bir başarıydı. Yarı finalde ise sonradan turnuvanın şampiyonu olacak Çek çifte elendik ve 3. lüğe ulaştık.






Mükemmele yakın bir organizasyonun sonunda inanılmaz yorgun fakat bir o derece de mutlu olarak güzel bir pazar gününü geçirmiş bulunduk Erasmus ailesi olarak.

http://erasmusinprague.blogspot.com/

5 Mayıs 2009 Salı

Baki Neler Yaptı?


Baki 21 yaşında (yardım için Uğur'a teşekkürler)
Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği öğrencisi
Okulu 3 yılda bitirmek istedi, neredeyse başardı da
Farklı bir şey denemek istedi
4. senesini Erasmus programıyla İspanya'da geçirmeye hak kazandı.

Peki Baki sonuçların açıklanmasıyla birlikte neler yaptı?

* YTÜ AB Ofisinin web sitesinde sonuçları gördü, zevkten dört köşe oldu. Sonra kafasına bir soru takıldı. "Eee, ne yapacağım ben şimdi?" dedi. Msn'den ya da Facebook'tan beni soru bombardımanına tutmaya başladı. Sürekli online olamama problemim yüzünden biraz geç cevapladım.

* AB ofisinin sayfasında "Giden Öğrenci Rehberi" linkine tıkladı oradan "Gidilecek Üniversiteler Belli Olduktan Sonra Yapılacaklar" sayfasına geçiş yaptı. Hangi belgeleri hazırlaması gerektiğini gördü, hafif ürkmedi de değil.

* Yapılması şart olan ilk işlerden biri de karşı okulun web sitesini gözden geçirmektir fakat Baki bu konuda bir sorun yaşadı, site ingilizce değildi. Baki bu konuda yardımı ise ortak İspanyol arkadaşımız Mar'dan aldı yani öyle umuyorum, Baki'nin yalancısıyım.

* Kendisine hibe çıkıp çıkmadığı daha belli olmamasına rağmen sıralamasına güvenen Baki, karşı okul tarafından imzalanması gereken belgeleri bir an önce göndermeye karar verdi. Son başvuru tarihini kaçırmaması gerekiyordu. YTÜ'nün ve karşı okulun Application Form'unu, Learning Agreement'ı, gerekiyorsa İngilizce transkriptini (istiyorlarsa) gönderdi. Burada bir parantez açılması gerekir, bazı okullar bu belgelerin yanında, yurt başvuru formu ve benzeri formlar isteyebilir. Sitelerini dikkatlice gözden geçiriniz.

* Baki son başvuru tarihine çok yaklaştığı için belgelerini kargoyla yollamayı tercih etti ancak belgeleriniz çok daha önceden hazırsa posta ile gönderebilirsiniz.

* Baki şimdi merakın yanında hafif de bir endişeyle imzalanıp geri gelecek belgeleri ile birlikte hibe sonuçlarını bekliyor.

* Karşı okul size vize işlemleriniz için gerekli olan belgeleri, ilk gönderdiğiniz belgelerle birlikte yollayacak. İçinizin daha bir rahat olması için e-mail atılabilir.

26 Mart 2009 Perşembe

Hava Durumu

Soğuk bir yerde bulunduğumun farkındayım ancak bazen havanın dengesizliği sinir bozucu olabiliyor. Kar veya yağmurla hiçbir sorunum yok, severim kerataları, iyi gelir ruha. Dengesizliği şu son bir haftadaki hava durumuyla anlatmaya çalışayım.



Sabah kalkıyorsunuz, az bulutlu, güneş çıktı çıkacak, "En sonunda" diyorsunuz. Çayınızı ve kahvaltınızı hazırlıyorsunuz, bilgisayar başında son haberleri okumaya devam ederken gözünüz gökyüzüne takılıyor arada sırada, hava yine kapıyor. Okula gitmek için hazırlanıp, yurttan çıkıyorsunuz fakat gökyüzü size tüm meyvelerini aynı günde vermek istiyor, yüzünüze çarpan karları önemsemeyip otobüs durağına kadar yürüyorsunuz. Hafif kar yağışı, tipiye dönmeye başlıyor, takvim yaprakları Mart'ın ortalarını göstermesine rağmen. Kısa bir süre içinde etraf beyaz bir örtüyle kaplanıyor. Dersler bitip aynı şekilde yurda dönerken bu sefer yağmur olaya el atıyor. Doğal olarak etraf erimekte olan kar ile doluyor. Çamura, kara bata çıka yurda ulaşıyorsunuz. Kaloriferin yanına yerleşip, halinize şükredip bilgisayar ekranında sevdiğiniz diziyi izlerken bir anda güneş, perdenin aralıklarından sıyrılarak ekrana yansıyor. Prag'a tekrar hoşgeldiniz.



Not: Fotoğraf İstanbul'da yurtta kalırken çekilmiş olmakla beraber, Fotoğraf karesindeki ben ve Yasin Erasmus tecrübesini yaşamış durumdayız, Meltem'e ise seneye gideceği Bilbao'da iyi vakit geçirmesini diliyorum.

17 Mart 2009 Salı

Interrail Günlükleri - Brussels - Brugge - Lille - Paris - Nancy - Luxembourg - Köln

Sona geliyoruz yavaş yavaş...

Brussels:

*"Hava daha ne kadar soğuk olabilir?" sorusu ilk aklıma gelen şeydi, Brüksel'e vardığımda.

* Brüksel'de önceden garip bir şekilde bulunmuştum. 1989 yılında annem ve karnında ben Nato görevi yüzünden (yanılıyor olabilirim nedeni açısından) bulunmuştuk Brüksel'de. İnanılmaz bir şey mi, tabii ki değil, size ne kazandırdı bu bilgi, hiçbir şey ancak hayattaki ilginç güzel detaylar bunlar. Anneme "Brüksel'de nerelere gideyim mutlaka?" diye sorduğumda, trene binip Brugge'e gitmemi söylemişti. Brugge konusunda çok haklıydı (anneler hep haklıdır, neyi tartışıyorsun?) ancak Brüksel'de de görülecek bir sürü yer vardı.

* Belçika'daki bölünme sorunu çok ciddi seviyede diyebiliriz. İki dil var, Flamanca ve Fransızca.

*Umut'un Belçikalı bir arkadaşı bizi akşam saatlerinde karşıladı, sağolsun. Harita sıkıntısı çekmiştik akşam akşam. Bir Brüksel klasiği (turist tuzağı) olan işeyen çocuk heykeline gece saatlerinde vardık. Cidden turist tuzağı. Küçücük ve anlamsız bir heykel (bence). Resmini çektik mi, çektik, dalgasını geçtik mi, durur muyuz? 2010'a baktık mı, baktık.(Bu bölüm açıklama istiyor)



*Bütün sayılarını okuduğum Tenten'in memleketi burası. Bir tane Tenten mağazası buldum, resimleriyle,eski orijinal sayılarıyla ve Tenten'deki belli başlı tüm karakterlerin biblolarıyla benim için cennet gibi bir yer. Girişte zeminin üstünde ilk okuduğum Tenten olan Mavi Lotus'tan bir ejderha motifi mevcut. Burada garibime giden tek bir şey oldu. Bay giyim ürünleri Tenten üzerine iken, Bayan giyim ürünleri sadece Tenten'in en yakın dostu olan köpeği Milou (ing. Snowy) üzerindeydi. Çalışan hanıma soruyorum neden sadece Milou, mantıklı bir cevap yok. Kız kardeşime de Tenten sevgisini aşılamak sanırım başka bahara kaldı.


*Avrupa Birliği'nin başkenti çoğunuzun bildiği gibi Brüksel, hükümet bir çaba göstermediği bari biz üçümüz şansımızı deneyelim dedik, içeri girmek için. Sonuç hüsran. Bu durum Enver'i çok sinirlendirdi,"Abi yapma etme, onlar kaybeder" dedik, ancak zapt edemedik. Enver de protestosunu Avrupa Birliği binasının bahçesinde çoraplarını değiştirerek gösterdi.




* Brüksel'de son saatlerimi geçirirken, annemden yeni bir bilgi geliyor Eski Hükümet Binası ile ilgili. İnanması güç geldi bana. Bu bina yapılırken nasıl bir dalgınlık olduysa bina beklenenden daha uzun yapılmış bu yüzden de simetrik olmamış. Tabii bu da sorumlunun kellesinin uçmasına sebep olmuş.

Brüksel Fotoları, Tıkla

Brugge:


*Sessiz ve saf bir güzelliği var Brugge'ün. Interrail turunun en etkileyici şehirleri arasında İlk 3'e girmeyi başardı. İkinci Dünya Savaşı'nda yıkılmamış olması şehri diğerlerinden ayıran başka bir nokta.
*Brugge ile ilgili aklıma ilk şeylerden biri, buraya emekli olunca yerleşmekti.
*Enver ile uzun bir yürüyüş yaptık Brugge sokaklarında. İnsana kesinlikle huzur veren bir yer Brugge. Yolunuz Belçika'ya düşerse eğer es geçmeyin. Resimler (Tıkla) herşeyi anlatır sanırım

Lille:

*Lille Fotoları (Tıkla)

*Burası ile ilgili aklımda kalan ilk detay neredeyse aç kalıyor olmamız çünkü öğleden sonra açık olan bir yer bulmak çok zor yemek için. Şansımıza çok sıcak ve içten insanların çalıştığı bir Türk kebabçısı bulduk. Enver'in ısmarladığında gözüm kaldı, ne yalan söyliyim.

*Lille, Paris'e ulaşmamız için uğramamız gereken bir yerdi. Kısa bir sürede gezilebilecek bir yer.

* Paris'e giden tek bir tren var o da türü TGV olan bir tren. Tek başına interrail biletiyle binemiyorsunuz, rezervasyon ve ek ücret gerekiyor. Yer bulursunuz her vakit korkmayın. Biz yılbaşından bir gün önce gittik ve tren bomboştu. Ödemeniz gereken ücret 10 € . Yaklaşık 3 saatte Paris'e ulaşıyorsunuz. Saatte maksimum 576 km hıza kadar çıkmakta ancak toplu ulaşımda hızı 320 km/saat 'miş.

Paris:



*Paris Fotoları (Tıkla)
*Paris'i doğal olarak detaylı anlatacağım. Ancak bu detay Notre Dame'ın Kamburu'nun ilk 100 sayfası gibi olmayacak (okumuş olan anlar sanırım dediğimi)

* Burada da Free Tour Çerçevesinde şahane bir Paris turu yaptık. Bu seferki tur rehberimiz pandomimciydi.

* Yararlı Bilgi: Paris'e yolunuz düşerse heykellere dikkatle bakın. Kimin heykeli olduğunu bilmeseniz bile heykeldeki kişinin nasıl öldüğünü anlayabilirsiniz. Nasıl mı?
Paris'in her yer yerinde at üstünde ünlü bir Fransız liderin heykelini bulabilirsiniz. O esnada bakışlarınızı atın ayaklarına odaklayın. 3 olasılık mümkün
1- Atın tüm ayakları yerdeyse atın üstündeki şahsiyet sessiz ve huzurlu bir ölüm yaşamış
2- Tek ayak havada ise, suikast'e kurban gitmiş
3- Ön iki ayak havada yani at şaha kalkmış ise ölümü şanlı olmuş. Örnek olarak savaşta ölmek.

* Lüzumsuz Bilgi: Fransızca ve İspanyolca bilenler / öğrenmeye çalışanlar bilir. Her nesnenin bir cinsiyeti vardır. Peki Ipod'un cinsi nedir, masculin miş.

*Louvre'dan bahsetmeden olmaz, sabahın erken saatlerinde, hava daha yeni aydınlatırken Louvre'a gittik.Louvre kat kat yapılmış ve her katı dışardan bakınca bir öncekine göre daha görkemli daha gösterişli. Louvre için 1 gün kesinlikle yeterli değil. (anneler (her zaman olduğu gibi) mutlaka haklıdır) Tüm koridorlarından geçtim ancak bazı yerleri doğal olarak hızlı geçmeniz gerekiyor.

*Louvre'un önündeki piramiti herkes az çok biliyordur. Bu piramit proje aşamasındayken sadece camdan yapılacağı söylenmişti. Ancak baktılarki bu cam yapı yeterince güçlü değil, çeşitli desteklerle yeterli dayanıklılığa getirildi. Ayrıca daha ilginç bir durum ise piramitin pozisyonu tüm caddedeki simetriyi bozmakta. İstenilen pozisyona getirmek 3.5 milyon dolar (rehberin yalancısıyım fiyat konusunda)

*Yararlı mı gereksiz mi bilemediğim bilgi: Fransızlar tenisi bulan ilk ülkeymiş ancak onlar raket yerine ellerini tercih etmekteymiş. Sonrasında narin İngilizler ellerine zarar gelmesin diye raketlerle bu işe girişiyorlar.

*Yeni yıla Paris'te girmiş bulunduk, Eyfel'i izleyerek. Doğal olarak etraf dopdolu, moraller üst düzeyde. Kameralar hazırlanmış, yeni yıla doğru geri sayıma başlıyoruz.Eyfel'in üstündeki yıldızlar tek tek sönüyor ve şahene bir ışık şovu Eyfel'in her yerini kaplıyor. Ancak tek bir eksik var, havai fişekler. İnanılması güç ama ciddi bir havai fişek şovu olmadı, şehrin farklı yerlerinden tek tük fırlatıldı ama o kadar. Neyse deyip, metrolara ilerliyoruz. Büyük bir sıkıntımız var, metroya giremiyoruz, çünkü platform dolu. Herkes doğal olarak evlerine dönmeye çalışıyor. Biraz dışarda oturup vakit geçiriyoruz ve başka bir istasyondan şansımızı deniyoruz. Pek fark yok. Gelen metro zaten dolu olduğu için içeri girmek istemiyoruz. Ancak vakit ilerliyor bir şekilde birbirimizi tutarak ve iterek bir tanesinin içine girmeyi başarıyoruz. Yok böyle bir sıkışıklılık, tutunmamıza gerek yok, düşmemiz imkansız. Nasıl ineceğimizi düşünüyorum, çıkmamız o kadar zorki trenden. Şansımıza ineceğimiz durakta trenden hatırı sayılır insan iniyor.

"Kısaca Taksim'deki yılbaşı gösterilerinde olanların bir bölümü Paris metrosunda başımıza geldi."

*Eyfel'den bahsetmeden olmayacağına göre onunla ilgili birkaç detay verelim. Eyfel'i dizayn eden Gustav Eiffel aynı zamanda Özgürlük Anıtı'nı da yapanlar arasındadır. Enver ile Eyfel
Kulesini ziyaret ediyoruz, sabah saatlerinde. Asansöre daha çok para vermektense, merdivenle çıkmaya karar veriyoruz. Asansör için inanılmaz bir sıra bulunmakta, beklenmesi zaman kaybı bizim için. Eyfel'in üzerinde fotoğraflarımızı çekip gerisin geri aşağı iniyoruz. Tek şansızlığımız hava sisli.

*İlginç Bilgi: Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) 'u az çok duymuşsunuzdur. Kankan danslarıyla çok ünlü olduğu zamanlarda, diğer başka işletmelerin de aynı şeyi taklit etmeye başlamasıyla bir gün "dalgınlıkla" iç çamaşırı giymeyi unutuyorlar ve kaybettikleri izleyicileri geri alıyorlar.

*Amelie'nin çekildiği kafeyi de yakından görme şansına erişiyoruz. Yönetmen Jean-Pierre Jeunet bu cafeyi kullanmak için 3 ay uğraşmış.

*Şanssız bir insan olan Van Gogh'un evine de uğruyoruz. Neden şanssız peki? Okuldan atıldı, politikaya atıldı, olmadı. Bir hayat kadınına aşık oluyor ancak kız vazgeçiyor ondan, bunun üzerine, kulağını kesip kıza bunu mektup ile yolluyor. Şansızlığındaki son nokta şu oluyor. Artık hayat onun için çekilmez olduğu bir vakitte, kendini en yakın yerleşim yerine 2 saat mesafede olan bir yerde vuruyor ancak hemen ölüyor mu, tabii ki hayır. Yaralı bir şekilde hastahaneye gidiyor, iki gün sonra ölüyor. Son sözü " Sadness is Eternal" oluyor.

*Van Gogh hakkında ilginç bilgi: Akıl hastahanesinde bulunduğu vakit, kardeşi ona resimlerinin çok karanlık olduğunu belirtiyor ve "Lighten up" kalıbını kullanıyor. Bunun üzerine Van Gogh bazı resimlerinin üzerine parlak renkler ile noktalar koyuyor. Doğru mudur, bilinmez.

*Picasso, Paris'te yaşadığı vakitlerde Au Lapin Agile adlı bir kafeye geliyor yemek için. Ancak parayı nakit vermek yerine, garsonların resmini çiziyor. Bir zaman sonra dükkanın sahibi bu yaptığını kabul etmiyor. Picasso ise kendinden emin bir şekilde, kendisinin ileride çok meşhur ve başarılı olacağını söylüyor ve saklamısını tavsiye ediyor.

*Paris'e gittiğinizde Sacré-Cœur Bazilikasına mutlaka uğramaya çalışın. Barok, roman ve gotik tarzlarını birleştiren güzel bir yapı. İlginç bir özelliği ise içerideki dini resimler arasında Tanrı'nın da bulunması.Dışarısında ise güzel bir Paris manzarası da izlenebilir.



*Paris ile ilgili anlatılacak çok şey var ancak şu an için bununla sınırlı tutuyorum.


Nancy:


*Nancy Fotoları (Tıkla)

*Nancy'e ulaşmamız zahmetli oldu bizim için. Tren 1 saat geç hareket etti. Tabii ki trenlerdeki tüm anonslar sadece Fransızca. Adını tam hatırlayamadım bir yerde tren durdu ve yolcuların hepsi inmeye başladı. İçimize bir kurt düştü Enver ile benim. Tren önündeki birine sormamla gerçeği az da olsa öğrenmiş olduk, tren Paris'e geri dönecekmiş. Ne yapacağız diye ilk şoku yaşadıktan sonra, bizim gibi mağdur durumdaki yolcular için başka bir istasyona otobüs kaldırıldığını öğrendik. En sonunda Nancy'e ulaşmaya başardık, ufak ama şirin bir şehir, yolunuz üzerindeyse birkaç saatinizi ayırabilirsiniz

Luxembourg:


*Luxembourg Fotoları (Tıkla)

*Nüfusu 500.000'in biraz altında olan bu ufak ülkenin aynı ada sahip başkentinde kısa bir süre kalıyoruz.

Köln:

*Köln Fotoları (Tıkla)

* Gideceğimiz son şehir Köln'dü Interrail turumuzun. Yine güzel bir Alman şehri. Etkileyici bir katedrele sahip. Katedralin kulelerini çıkmayı unutmayın.



*Köln'de biraz değişik bir şey yapalım deyip Enver ile bir çikolata müzesine gittik. Tabii ki bir Willy Wonka'nın fabrikasının tadını almayı beklemiyordum ancak sıcak çikolataya bandırılmış gofretler bir şahaneydi.

Interrail turumuzun son durağı, ilk durağımız olan Frankfurt - Hahn havalimanıydı. Yorucu ama eğlenceli bu büyük turumuz sona erdi, darısı diğer turların başına.

Blog'a doğal olarak yaşadığım her anı yazamadım, özellikle son bölüm için bunu açıkça söyleyebilirim. Ancak bu yazı dizisinin bittiğine seviniyorum.

Interrail Günlükleri - Bremen - Amsterdam - Antwerpen

Bu interrail günlüklerini ne zaman yazmaya kalksam, sıkılıyorum, yazamıyorum. Aradan uzun zaman geçince de yazmak daha da zor oluyor. O yüzden geri kalan bölümü kısa kısa geçip, blogu eski günlerine döndürmeye karar verdim. Detayları sınırlamaya çalışacağım.

Fotolar için tıklayınız.

Nerede kalmıştık,

Bremen:



* Interrail'de gördüğüm yerler arasında en güzel 3 şehrin içindedir, Berlin ile birlikte, peki diğeri kim?
* Doğal olarak şehrin çeşitli yerlerinde Bremen Mızıkacıların heykelleri bulunmakta. Enver için önemli mi, tabii ki değil, Şekil 1-A



* Buz gibiydi doğal olarak gittiğimiz vakit ancak şansınız varsa mutlaka görmeniz gereken yerlerden biri.

Amsterdam:

* Herkesin favori şehirlerinden biridir Amsterdam ancak bu durum benim için pek geçerli değil. Her şeyin serbest olması, kulağa hoş gelen bir şey olabilir en başta. Sembolü XXX , çok tehlikeli anlamında.
* Deli bir bisiklet trafiği var ve tehlikeli sürücüler bu bisikletçiler Amsterdam.
* Yılda 40000 bisiklet nehre düşüyor yada atılıyor (Hollanda Espri Sanatı). Bu atılanlar sonra toplanıyor, monte işlemi yapılıp tekrar piyasaya sunuluyor.
*Meşhur (!) Red Light Sokağı'nda, çok eski bir kilise bulunmakta garip bir şekilde. Bunun nedeni için geçmişe bakmamız gerekiyor. Amsterdam'a gelen denizciler önce Red Light'a ardından günahları affetmesi için kiliseye gidiyor. Çoğunuz bilir eski denizciler çok batıl inançlıdır. Tabii ki sevgili kilise de bu durumun farkında, önce mırın kırın eder, günahları affetmek (!) için ardından cüzi bir miktara günahlarını affederler.
* Aralığın son günleri ve güneşin pozisyonu öğlen vakti 30 - 40 derece anca yapıyor.
* Hollanda, İspanyolları topraklarından atıp Avrupa'da ki ilk cumhuriyeti kurmuşlar.
* Yine bedava tur, yine Avusturalyalı rehber.
* Deli gibi turist var, sokaklar da dar olunca çekilmiyor.
* Felaket yamuklukta evlere sahipler. Yana, öne yatmış evleri baktığınız her yerde görebilirsiniz. Evlerin dar olmasının sebebi eskilere dayanıyor. Eviniz ne kadar büyükse o kadar vergi ödüyorsunuz. Balçık üzerine kurulmuş bir şehir, bir gün gidecek bir depremde orası ayrı.
*Her "Coffee Shop" 'u kahve dükkanı sanmayın, anlayana. Hiçbiri kahve üzerine değil neredeyse. Bu "Coffee Shop" larda sigara içilmesi diğer yerlerde olduğu gibi yasak.
* İlginç bir istatistik, Hollanda marihuana tüketiminde lider bir ülke değil. 1- Yeni Zellanda 2- İspanya 3- Fransa
*Etraf pisuvarlarla dolu. Bununla ilgili ilginç bir olay olmuş zamanında. Evvel zaman içinde Amsterdam sokakları sarhoşların çişleriyle kokmaya başlamış. Bunun üzerine Amsterdam Belediyesi bu pisuvarları koymuş şehrin belli yerlerine. Ancak bu durum kadınların hoşuna gitmemiş ve onlar da kendileri için kapalı tuvaletler istemiş. Belediye bu duruma yanaşmamış, bu durum kadın protestocuları sinirlendirip ve ilginç bir olaya imza atmalarına sebep olmuş. Şehrin en işlek köprülerinden birine gidip ve tuvalet ihtiyaçlarını kolektif bir şekilde yerine getirmişler taki belediyeyi ikna edene kadar. Fakat yine bir sorun ortaya çıkmış, bu sefer uyuşturucu kullanıcıları buraları kullanmaya başlamış bunun üzerine belediye temelli bu kapalı tuvaletleri kaldırmış.
*Çiş reflektörleri var. "Benim üzerime işersen ben de senin üzerine işerim". Hatta bunların elektriklileri de var, ancak yasaklanmış. Resimdeki Kırmızı bir bölüm, elektrik vermek için bir cihaz


*Eskiden apartman numaraları yerine, mesleklerini bir tablet üzerine çizip evlerin üzerine asarlarmış ancak Fransızlar sağolsun bu güzel ve ilginç geleneği değiştirmişler.

(Detaya girmeyecektim di mi?)

Antwerpen:
* Gidilecekse alışveriş için gidilmeli, yol üstünde bir kaç saat için kalınabilir. Moda kenti de denilmekteymiş bu yere
* 1€ ya Etnoğrafya Müzesi var, detaylar için Umut'u rahatsız edin. Ancak bu hikaye de anlatılmazsa olmaz. Antwerpen'de gezerken, minyatür boyutlarda (kime göre?) bir kaleye geldik. Önündeki ilginç heykel dışında bana pek ilgi çekici gelmedi. Burada Umut kaleyi görmek için bizden ayrıldı, Enver ile ben de Antwerpen'in uç noktalarını gezmeye başladık. Güya şu saatte gar da buluşacağız dedik. Enver ile rüzgara karşı hızlı hızlı yürüyerek, şahane binaların fotoları çeke çeke Antwerpen'i bitirmeye çalışıyoruz. Ancak bir baktık yürüyerek bu iş olmayacak, koşu temposuna yakın bir tempoda istasyona ulaştık. Fakat Umut yok. Tren geldi geçti, Umut hala yok, çağrıya da cevap vermiyor. İnsan doğal olarak meraklanıyor. Neyse treni kaçırdıktan 15-20 dakika sonra Umut rahat rahat geldi yanımıza. "Bir şey mi geldi başına" dedik. Cevap bir efsane oldu "Abi, 1€ ya Etnoğrafya müzesi buldum.". Dumur.

Fotolar için tıklayınız

5 Mart 2009 Perşembe

Bir Dönemin Ardından

Türkiye'den Prag'a geri dönüşümü hasarsız bir şekilde hallettikten ve ikinci dönem için gerekli şeyleri de belli bir düzene soktuktan sonra uzun bir süre boşladığım blogun başına geçmenin vakti gelmişti. Bu cümledeki özneyi, tümleçleri ve yüklemi bulmayı başka bir zamana bırakıp, interrail yazı dizisine de biraz ara vererek geride kalan ilk dönemin hafif bir özetini ve bu geçen dönemden çıkarılan derslerden kısaca bahsetmek istedim. Hafif iğnelemeler için şimdiden özür dilerim.

Öncelikle ilk teşekkürüm geçen sene Prag'ta Erasmus yapan ve tüm sorularıma maruz kalıp hepsini hiç sıkılmadan cevaplayan Mustafa'ya gidiyor. Bir yıla yakın bir süre önce yahoogroups üzerinden tanıştığım Mustafa'nın Çek Cumhuriyeti'ndeki yaşam konusundaki yardımları hiçbir şekilde göz ardı edilemez. Yüzyüze tanışmamız ise 1 hafta önce İnşaat Fakültesi'nin yeni binasında oldu. Yine Erasmus hayalleri kuran bölümdaşlara yardım ediyordu.

Rüya gibi bir ilk dönem yaşadım ve bir kez daha dönüp geriye baktığımda gerçekten doğru yeri seçtiğimi anladım. Farklı özelliklere, kültürlere, dillere sahip yüzlerce insanla aynı ortamdasınız. Bunun tadının inanılmaz olmasından ziyade bu durumun farkında olmak çok daha önemli.

Peki, bu farklılık insanı hangi yönde nasıl değiştirir? Erasmus hayatımda yapmaktan keyif duyduğum bir şeyde, insanların değişimlerini izlemekti, ilk günden bugüne kadar nasıl bir değişim geçirdiklerini görmek garip bir şekilde keyifli geliyor bana. Yeni kültürleri tanıyıp, önyargılarını kıran insanları görmek ve bu durumun bir parçası olmak çok güzel bir şey. Öyle bir an geliyorki Erasmus hayatınızda, yanınızdakinin hangi milletten olduğu anlamsız bir soru oluyor çünkü siz farkında olmadan yapay bir oluşumun parçası olmuşsunuz. Kendi zevklerinize uygun gruplarınız oluşuyor. Örnek vermek gerekirse; sportif aktiviteler için belli bir grubunuz varken, gezi ihtiyaçlarınıza göre daha farklı bir grubunuz olabiliyor ya da bir kafede oturup hayatı konuşabileceğiniz başka bir grubunuz varken eğlence için başka bir grubunuz oluyor. Tabiki bu gruplar arasında sayısız elemanlı kesişim kümeleri mevcut.

Doğal olarak her seferinde pozitif şeyler görmüyorsunuz. Mesela gelmeden önce şiddetle karşı olduğu düşünceleri burada sergilemeyi esirgemeyen insanlar da yok değil. Fakat onların gözünde bu geçirdikleri Erasmus yaşamı bir istisnadır. Burada demek istediğim önyargıların kırılması değildir çünkü bu bölümde bahsettiğim kişiler geri döndüklerinde yine bildiklerini okuyanlardandır.

Tabii ki insan kendindeki değişimi tam olarak algılayamaz, objektif bakamaz ve bu yüzden bir teşekkür de benimle ilgili gerçek düşüncelerini benden esirgemeyen, beni her ne olur olsun destekleyen ve yeri geldiğinde de eleştiren yakın arkadaşlarıma gidiyor. Onlar kendilerini biliyor.

Erasmus'a başvururken herkesin isteği hayali ayrı oluyor, yeterki bir hayali amacı olsun. Önceki yazılarımda buna değinmiştim. Kimi ders için gelir, kimi gezmeye gelir ya da kimi sadece partilere,gece hayatına gelir. Herkesin zevki ayrı olduğu için insanların geliş sebeplerini eleştirmeye kimsenin hakkı yoktur, yeterki bir hayaliniz/amacınız olsun gelirken. Bu esnada beni eleştiren bir kaç soruyu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Soru 1: Neden sürekli geziyorsun?
Soru 2: Neden yabancılarla takılıyorsun?
ve tabiki küçük kardeşimden gelen bir soru
Soru 3: Abimin okulu yok mu?

Sevgili kızkardeşimin masum sorusunu bir kenara koyarsak eğer, birinci sorunun cevabı demin de dediğim gibi kimseyi ilgilendirmez. 2. soru ise benim garibime giden bir soru. Tabii ki sana ne deyip kabalaşmanın anlamı yok. Aslında çok garip bir soru bu çünkü bu soru Erasmus konusunda fazla bir bilgisi olmayan birinden gelse hiç bir sıkıntı yok ancak bu soru Erasmus yapan birinden geldi. Kafaca anlaştığım, beraber birşeyler paylaşabildiğim birileri olduğu takdirde bana ne karşımdakilerin milletinden. Buraya kendi ülkemizin mini kolonilerini kurmaya gelmedik. Kafaca uyuşmadığım biriyle sırf Türk olduğu için neden takılmaya devam edeyim. Erasmus hayatı sonuç olarak geçici bir şey, o yüzden bu tarz şeylerle uğraşıp bu hayatı zehir etmenin ve bu kısa zamanı bunun için harcamanın anlamı yok. Neyse uzatmayalım yazının bu bölümünü.

Dersler bölümüne gelelim biraz, o kadar gezdik eğlendik ancak okulu da ihmal etmedik. Aldığım derslerin hepsini geçtim. Ancak Erasmus öğrencisine yardım edilir tezi buradaki üniversite için pek geçerli değil. Diğer tüm çek öğrencilerle eşit düzeydesiniz. Tabii ki kolay ders var, zor ders var. O da artık sizin şansınız. Zorlayan derslerin başında Zemin Mekaniği ve Temel İnşaatı geliyordu çünkü finale girmeniz için tüm verilen ödevleri teslim etmeniz ve bunların HATASIZ olması gerekiyordu.

Artık önümde yeni bir dönem var, ilk dönem yaptığım bazı amatör hatalardan ders çıkarıp yeni bir yola çıkmanın vakti geldi. Daha farklı bir dönem olacak benim için artık daha tecrübeliyim buradaki hayat konusunda. İlk başta düşlediğim gibi bir yazı olmadı. Az da olsa yaklaştı ama, o bana yeter.

19 Şubat 2009 Perşembe

Kısa Sürecek Bir Geri Dönüş

Neredeyse 1 ayı bulan sınav maratonunun bitişiyle artık rahat bir nefes alabilirim. Bir inanışın da temellerinden sarsıldığını anlamış oldum bu sınav maratonunda. "Erasmus öğrencisi derslerini rahat geçer, profesörler yardım eder" inanışı Çek Teknik'te geçerli değil mağlesef. Efendi gibi oturup, çalışman gerekiyor. Garip bir şekilde aldığım derslerin hepsini geçmiş olmamın mutluluğuyla bir sonraki dönemi bekliyoruz. Yıldız'daki bölümden arkadaşlarımın yanında ailemin de "Anıl, hep kalıcam kalıcam deyip geçiyorsun, kimi kandırıyorsun?" demesine rağmen yine aynısını yineledim bu dönemde. Tabii ki özel teşekkür, Prag'taki Erasmus maceramda sorularımla bunalttığım ancak onunda cevaplarıyla beni aydınlattığı Mustafa'ya gidiyor bir kez daha.

Gelelim yazının asıl amacına; yaklaşık 1 haftalığına Türkiye'de olacağım. Önce 3 gün İstanbul'da geri kalanında ise İzmir'de olacağım. Ancak İstanbul ziyareti biraz ilginç olacak. Yanımda yaklaşık 15 İspanyol ve Meksikalı da olacak. En başta herşey toz pembe çok eğlenceli gözürken, bazen de özellikle annemin hatırlatmalarıyla belayı başa aldım diyorum. (Kızma, kızma). İlginç ve eğlenceli bir deneyim olacağı kesin. Birazdan Bratislava'ya giden trene yetişmem lazım, oradan da ver elini İstanbul'a. Kalınız Sağlıcakla.

4 Şubat 2009 Çarşamba

Interrail Günlükleri - Hamburg




Gecikmiş Interrail serimizle devam ediyoruz. Fatih Akın'ı çıkartmış olan Hamburg'a trenle yola çıktığımızda, kafama bir soru takılmıştı? Bineceğimiz trenlerin hepsi böyle dolu oluyorsa, ileride kimbilir başımıza ne gelecekti? Ancak o gün Noel arifesi olduğu için bu çok normaldi aslında, o yüzden trene ilk binenler arasında olarak zaten az çok dolu gelmiş trenin sayılı boş koltuklarını kaparak Hamburg'a doğru yola çıktık. Fatih Akın yazdık ve doğal olarak okuyucu kitlesinin dikkatini yakalayamadık, o yüzden futbol düşkünlerini de (Ufuk Mucurlu) tatmin etmek için, Hamburg Sv'de oynamış etkili oyunculara göz atalım.
  • Kariyerinin iki yılını burada geçirmiş Beckenbauer
  • Menajerlik oyunlarında ucuza gelen etkili oyunculardan Nigel de Jong ve Daniel Van Buyten
  • 8 yıl Hamburg'ta oynamış İranlı oyuncu Mehdi Mahdavikia
  • Ivica Olic yine menajerlikte şans eseri bedavaya gelmiş ve sayısız gole imza atmıştı ancak 32 yaşında emeklilik kararıyla az da olsa şok etmiştir.
  • Salihamidzic'te bir zamanlar buradaydı.
  • Nedense hep bizim siyah slip donlu Tarkan'ımıza benzeyen (Atıl Kurt!, desem) Çek defans oyuncusu Tomáš Ujfaluši 4 yılını burada geçirmiş.
  • Adı Beşiktaş ile zamanında anılmış Mohammed Zidan ve Galatasaray ile anılan Juan Pablo Sorin, son olarak şahane spor medyamızın bomba transfer haberlerinden biri daha olan Fenerbahçe'nin son anda kaçırdığı (!) Rafael Van der Vaart da Hamburg'ta forma giyen başka ünlü oyuncular sadece bir kaçı. Transferi yılan hikayesine dönen Gravesen'i de unutmuyoruz tabiki.


"E, hani nerde Interrail anıları, futbola döndü blog" diyebilirsiniz, haklısınızda ancak durumu şöyle anlatayım. Nüfusun büyük bölümünün Hristiyan (TDK onaylı) olan bir ülkeye yada şehre tatil için Noel zamanında gitmeyin, yapmayın böyle bir hata. Sanki nüfus sayımı varmış gibi sokaklarında kimse yok, dükkanlar kapalı, temel ihtiyaçları giderebileceğimiz hiç bir yer yok. Şans eseri açık bir Mcdonalds buluyoruz. Öğlen ve akşam yemeklerini cheeseburger'den yapmaktan başka bir çaremiz kalmıyor. Ancak niye hepsini aynı anda aldık sorusuna gelirsek eğer, burası da saat 4'te kapandı.


Kabul, güzel bir şehir ancak bütün sokaklarından tek başına, kapalı ve kasvetli bir havada geçmek pek eğlenceli değil. Ancak tabiki interrail üçlüsü olarak yılmadık, bu bomboş şehirin görülebilecek önemli noktalarını tek tek gördük, dere tepe yürüdük. Gördüğümüz en güzel yapılardan biri sanırım yıkık gotik kilisemizdi. II. Dünya Savaşı yüzünden diğer Alman şehirlerinde olduğu gibi Hamburg'un da %70-80'i yerlebir olmuş zamanında. Ancak adamlar kasmış, çalışmış, bütün şehirlerini tekrar inşa etmiş. Doğal olarak dilimize pelesenk olmuş bir lafı kullanmaktan kendimizi alı koyamıyoruz. "Almanlar yapmış"
Aslında Hamburg'un nasıl bir yer olduğunu size resimler daha iyi anlatır.(link yakında verilecektir) Bu arada ilginç bir not düşmek lazım 2500 köprüye sahip bir kent Hamburg, Venedik ve Amsterdam'daki toplam köprü sayısından daha fazla.



Coming Soon... Bremen

31 Ocak 2009 Cumartesi

All Marketing!

20 Ocak 2009 Salı

The Curious Case of Benjamin Button




Başlığı görüpte hemen aklına "Nerede linkleri?" sorusu gelenlere kibarca hayır diyerek hayal kırıklığına uğratarak yazıma başlayayım. Aslında filmi izleyeli 1.5 hafta oluyor ama anlatamadan da duramadım. Öncelikle niye bu filmi seçtim izlemek için? İzleyeceğim filmi seçerken, haklarında yapılan iyi kötü eleştirileri okumam çünkü o yorumların bazıları basit olsa bile sizin filme bakışınızı ve en önemlisi beklentinizi değiştirebilecek ölçüde. Değişen bu beklenti ise size çoğunlukla hayalkırıklığı olarak geri dönüyor. Mesela "Mustafa" filmi vizyona girince hakkında çıkan yorumları görmemek imkansızdı, sonuçta onları okumak zorunda kaldım ve 3 ay sonra filmi bilgisayarımın başında izlediğimde koca bir yuh çektim. Ancak bu yuh, filme değil, filmi yerin dibine sokmak için her türlü şeyi yapanlaraydı. Konuyu dağıtmadan bu filmi seçerken göze aldığım kraterlerden bahsedeyim biraz. En basiti filmin kadrosuna baktım. Başrollerinde Brad Pitt'in ve Cate Blanchett'in ( Babil'de çok iyi bir çifttiler bana göre) yer almasının yanında bir de geçen senenin yardımcı oskarını almış Tilda Swinton bulunmaktaydı. Hoş, Tilda Swinton'ı film boyunca çok kısa bir süre görüyoruz. En önemli başka etkende Fight Club'tan tanıdığımız yönetmen David Fincher'in bulunmasıydı. Kadro tabiki tek başına seyirciyi sinemalara çekemeyeceği için güzel ve ilginç bir senaryonun yanında insanda merak uyandıran bir de fragman olunca bu filme gitmeyi karar verdim. Yayınlanan iki fragmanı da buraya koyuyorum daha haberi olmayanlar için.



Filmin konusunu spoiler vermeden anlatmaya çalışayım biraz. Bilinmeyen nedenlerden dolayı ihtiyar bir şekilde doğan Benjamin'in hayatının bizler gibi hem dıştan hep içten yaşlanmak yerine yaşlanmayı içte yaşayıp, dış görünüşünde ise gençleştiği ve bu farklılığın önce kendi gelişimi ardından insan ilişkileri üzerindeki ( özellikle Cate Blanchett üzerindeki) etkilerine odaklanan şahane bir film. Filmdeki bu uzun zaman periyodu aslında çok riskli bir iş, makyajı ve bilgisayar tekniklerini çok iyi kullanmaları gerekiyor ki seyirci olaya daha iyi girebilsin, karakterlerin gerçekliğine rahatlıkla inanabilsin. Bu film bu yönüyle de benden tam not aldığını söyleyebilirim




İzlemeden önce imdb 'de filmin süresine bakmamıştım, gerekte yok şahsen. Benjamin Button'ın hikayesi 166 dakika sürüyor, gözünüzü korkutmuş olabilir ama filmin masal şeklinde gitmesi, sizin merakınızı sahneler geçtikçe kat kat artırması yüzünden sizde keşke daha uzun olsaydı beklentisi oluşturabilir. Sinemaya giderken yanınızda filmler hakkında aşırı mantık arayan arkadaşlarınızla gitmeyin. Oturun koltuğunuza, Benjamin'in hayatı boyunca yaşadığı garip olaylara ve O'nun bu garibliğinin sevdikleri üzerinde etkisine odaklanın, demek istediğim filme "neden bu şöyle, neden bu böyle" kafasıyla yaklaşmayın, filmden zevk almaya bakın. Golden Globe'da Slumdog Millionaire tarafından ezilmesinin yanında (Onuda yakında izlerim sanırım) bu senenin en güzel filmlerinden birisi olduğunu söyleyebilirim. Hikayenin içine girip, size parça parça filmden birşeyler anlatmak istemedim. Ancak giden arkadaşlarım olursa mail atsınlar, rahat rahat keyifle konuşalım.





Filmdeki bazı sözlerden alıntı yapıp, yazıyı burada noktalıyorum.

****
Daisy: You're so young.
Benjamin Button: Only on the outside.
****

****
Daisy: Would you still love me if I were old and saggy?
Benjamin Button: Would you still love ME if I were young and had acne? Or if I end up wetting the bed?
****

****
Benjamin Button: I wanna remember us just as we are now.
****

****
Benjamin Button: For what it's worth: it's never too late or, in my case, too early to be whoever you want to be. There's no time limit, stop whenever you want. You can change or stay the same, there are no rules to this thing. We can make the best or the worst of it. I hope you make the best of it. And I hope you see things that startle you. I hope you feel things you never felt before. I hope you meet people with a different point of view. I hope you live a life you're proud of. If you find that you're not, I hope you have the strength to start all over again.

****
Mrs Maple: Benjamin, we're meant to lose the people we love. How else would we know how important they are to us?
****

****
Benjamin Button: It's a funny thing about coming home. Looks the same. Smells the same. Feels the same. You'll realize what's changed... is you.
****

****
Benjamin Button: Your life is defined by its opportunities... even the ones you miss.
****


An itibari ile 13 Oscar adaylığı almıştır.

19 Ocak 2009 Pazartesi

IBM Grand Slam Widget

18 Ocak 2009 Pazar

Berlin'deki Alman Teyze

Finaller geldi hoş geldi! 3 tane sınav kaldı geriye. Bulduğum boşluk ve kafamı biraz derslerden uzaklaştırma bahanesiyle önceki yazımda söz verdiğim garip insanlardan bahsedeceğim biraz.

Yeni bir uygulamaya de geçiyorum bundan sonra, yazılarımı okurken müzikte koymak istedim arka plana, bundan sonra böyledir sevgili okur!



Berlin'de kaldığımız şahane hostel da 3 ilginç insanla tanıştık. Zamana göre sırayla başlamak gerekirse şayet ilk sırada en az 55 yaşında olduğunu düşündüğüm teyze bulunmaktadır. Şu an ilk nasıl tanıştığımızı hatırlamaya çalışıyorum. Yanılmıyorsam Enver ile hostelın ilk katına interneti kullanmak için inmiştik. Enver bilgisayar başında ben ise masa başında gidebileceğimiz yerleri araştırıyorduk. Teyzeyi ilk gördüğümde orada çalıştığını düşünmüştüm aslında. Neyse konuyu dağıtmayalım. Çevrede taş çatlasa 5-6 kişiydik ve bu teyzemiz bir anda yemeğinin ne kadar lezzetli olduğundan bahseder. Bir yerden sonra rahatsız edici bir düzeye de gelmedi değil. Ardından teyzemiz yemeğini herkesle paylaşmaya kalkar, ama yok öyle bir ısrar. Bir arada kurbanına bebek muamelesi yapar gibi kendisi yedirmeye kalkar. Ben de nereden çıktıysa "Bana bulaşmaz" düşüncesi vardı. Sıra tabiki bana da geldi, istemediğimi 10 kez kibarca dile getirdikten sonra şöyle bir etrafa baktım. Sadece Enver, ben ve teyze bulunmakta, geri kalanların hepsi kaçmış olmalıydı. Enver'de bilgisayar başında olduğundan, geriye ben kalmıştım teyzenin gözünde. Hiç sormadığım halde Berlin'in ne kadar güzel bir yer olduğundan bahsetmeye başladı ve Enver'in beni kurtarmasını bekledim. ( Sağol Enver)

Sayın Okur: Bu size garip gelmemiş olabilir çünkü ses tonunu,mimiklerini ve davranışlarını yazıya dökmek çok zor.

Geceyarısı odaya giderken Enver'e yaşadığımı anlatıyordum ve odaya girdiğimde bizi güzel bir sürpriz bekliyordu. Odadaki yataklardan biri bu teyzemize aitti. Mümkün olduğunca az ses yaparak yatmaya hazırlanıyorduk. Büyük sırt çantamı dolaptan çıkartmaya başlarken bir anda teyzemiz bağırmaya başlar, çevirmek gerekirse (ki gerekir ) " Uyumak istiyorum" cümlesini bir kaç kez yineler ve geceyarısı ses yapmamızdan şikayetini bağırarak bizi durumdan açıkça haberdar eder. "İyi de Anıl, siz de ses yapmasaydınız." diyenler veya buna yakın şeyleri söyleyenler için şunu belirtmem gerekirki, ortada gürültü sınıfına sokacağımız hiç bir ses yoktur. Çantamı ne düşürdüm, ne torba/poşetle bir işim oldu ne de rap rap yürüdüm. Hiçbir şey yok kısaca :)
Ertesi gece bu sefer yanımızda Umut'ta kalacaktı. Teyzemizle yaşadığımız ikinci vakada, olaylar şöyle gelişmiştir. Enver ve Umut odanın bir köşesinde konuşup, hazırlık yaparken ben de kendi yatağımda çantamla uğraşıyordum. Teyze doğal olarak boşta bulduğu beni hedef alarak muhabbete başladı. Bu muhabbette kendisi hakkında basit bilgiler öğrenmiş oldum ve madem ondan bahsediyorum biraz anlatayım. Aslında Berlin'li olan bu Alman teyzemiz, yeni ev bulana kadar bu hostelda kalmaktadır. Ardından nerelere gittiğimizi sorup, onları basitçe cevapladım. Son olarak nereli olduğumuzu sordu. Cevap bayağı şaşırtmıştı onu. Çok net bir şekilde "Hayır, değilsiniz" dedi, kısa süreli bir şaşkınlıktan sonra "mağlesef öyle, Türküz" diyerek hafif takıldım Alman teyzemize. Ancak inanmamakta ısrar etti. Enver ile beni İtalyan'a benzetip Umut'un ise İskandinav kökenli olduğunu iddaa etti. Gülmemek için kendimi zor tutup, zaten yanı başımda duran pasaportun dış kapağını göstermeme rağmen teyzemiz hala tam olarak ikna olmuş değildi. Tam bu esnada Umut teyzeyi unutarak üstünü çıkarmaya başlamıştır. Umut'u uyarmaya vakit kalmadan teyzemiz Umut'u fark eder hemen ardından yüzünde her zaman bulunan gülümseme daha da artar ve " Striptizini izlemeyi çok isterdim ancak şu an tuvalete gitmem gerekiyor" diyerek bizi şaşkın bakışlar altında bırakarak odadan çıkar.

Ertesi sabah Umut'un ve benim alarmım sırayla çalmaya başlar. Teyzemiz tabiki dayanamayarak "Uyumak istiyorum" kelime grubunu tekrar tekrar kurmaya başlar. Ses olayının ilginç bir yanı ise bir önceki sabah saat 6-7 sularında Alman teyzemiz kettle'ını kullanmıştır. Eğer benim çantamı alışım sesse bu nedir sevgili okuyucu.

Berlin'deki son akşamımızda, teyzemizle yine ilginç bir olay yaşamış olduk. İnterrail üçlüsü olarak hostelın zemin katındayız ve tabiki teyzemiz de yanımızdadır. Bilgisayar başında planlar yapıp, konuşuyorduk. Ardından ben arkamı döndüm ve teyzenin delici bakışlarıyla karşılaştım, gülümsemesini unutmuyoruz tabiki. Şu şekilde devam etti konuşmamız,
Teyze: Siz hangi dilde konuşuyorsunuz
Ben: (yine beni buldu) hmm.. Türkçe
Teyze:(Önce bir kahkaha) Hayır değil,
Ben: Pardon?
T: Türkçe konuşmuyorsunuz siz
B: (Haydiiiii) Mağlesef Türkçe konuşuyoruz
T: Hayır, Türkçe değil, Benim eski patronum Türk'tü, o hiç böyle konuşmazdı ki bana da biraz Türkçe kelime öğretmişti ve sizinki ile alakası yok.
****Sayın okuyucu, bu noktadan sonra ne diyebilirimki***
B: .....

Bu da böyle bir anımızdı. Sonuna kadar okuyan okura teşekkür ediyorum ve bilmelerini istiyorumki bu yazı teyzemizle dalga geçmek üzerine değildir, böyle bir amacım hiçbir şekilde olmamıştır. Sadece yaşadığımız bir anıyı olabildiğince yaşandığı gibi anlatmaktır.

Bir sonraki yazı, Berlin'deki kaldığımız yerde bizim gibi ikamet etmekte olan iki garip Hollandalı kızkardeşlerle ilgili olacak.

Görüşmek üzere, Zemin Mekaniği beni bekliyor